Türkiye finans ekosistemine baktığımızda, teknolojinin ve dijitalleşmenin yanlış yorumlandığı kritik bir virajdayız. Fintech yatırımlarıyla övünen finans sektörü, iş sigorta teknolojilerine (Insurtech) geldiğinde, teknolojiyi sadece “daha hızlı satış yapmak” ve “çapraz satışla kârı artırmak” olarak görüyor. Ancak sigortacılık, bir mobil uygulama ekranına sığdırılamayacak kadar hayati bir uzmanlık alanıdır.
Banka Sigortacılığı: “Sat ve Unut” Mantığı
Bugün bankalar, kendi ana faaliyet alanları dışına çıkarak, internet bankacılığı içine gömülü sigorta ekranları ve mobil uygulamalar üzerinden yoğun bir poliçe satışı gerçekleştirmektedir. Ancak bu teknolojik kolaylığın arkasında büyük bir risk yatmaktadır: Niteliksiz ve “Boş” Poliçeler. Bankalar için sigorta, genellikle kredinin yanında verilen bir yan ürün veya kâr artırıcı bir kalemdir. Odak noktası “doğru teminat” değil, “satış hedefi” olduğu için; müşterinin ihtiyacına bakılmaksızın kesilen yanlış poliçeler, eksik teminatlar ve “copy-paste” mantığıyla üretilen evraklar havada uçuşmaktadır. Sırf bir “tık” ile satılan bu poliçelerin takibi yapılmamakta, vadeleri geçtiğinde müşteriye gerekli uyarılar gitmemekte ve yenilemeler atlanmaktadır. Çünkü banka personeli veya algoritması için o müşteri, sadece bir kredi skoru veya hesap numarasından ibarettir.
6 Şubat Depremi ve Acı Gerçekler
Bu “kalitesiz poliçe” sorununun en acı faturasını, ne yazık ki 6 Şubat Kahramanmaraş depremlerinde ödedik. Depremzedelerden gelen sayısız geri dönüş, bankalar tarafından otomatik olarak düzenlenen DASK ve konut poliçelerinde devasa hatalar olduğunu ortaya koydu.
Yıkılan evinin parasını alacağını sanan binlerce vatandaşımız; metrekaresi yanlış girilmiş, adresi hatalı, teminat tutarı güncellenmemiş veya vadesi dolduğu halde yenilenmemiş banka kaynaklı poliçeler yüzünden ikinci bir yıkım yaşadı. Bankanın “altyapısı” poliçeyi satarken çok hızlıydı; ancak iş mağduriyeti gidermeye gelince, karşınızda muhatap bulmak imkansız hale geldi.
Teknoloji Yetersiz, İnsan (Acente) Şart
Mevcut Insurtech altyapıları, şirketlerin sadece satışa odaklandığı, back-office (arka ofis) işlemlerini ve yasal prosedürleri insan gücüne bıraktığı bir yetersizlik içindedir. İşte bu noktada Sigorta Acentesi devreye girer.
Acente, müşterisine “boş poliçe” satmaz; çünkü işi sadece o poliçedir. Acente, vade takibini bir yazılıma emanet etse bile, bizzat takipçisi olur. Bir hasar anında, bankanın çağrı merkezi menülerinde kaybolan müşterinin değil; bizzat olay yerinde, müşterisinin yanında olan profesyonelin adıdır acente.
Mesleki Onur İçin: Tek Çatı, Tek Oda
Sigortacılığı “ek iş” olarak yapan kurumların yarattığı bu mağduriyetleri önlemek ve mesleğin itibarını korumak için sigorta acentelerinin örgütlenmesi artık hayati bir zorunluluktur.
Sigorta acenteleri, bankaların veya diğer satış kanallarının gölgesinde kalmamalı; doğrudan kendi sorunlarına odaklanacak, mesleki standartları (ve poliçe kalitesini) denetleyecek bir “Oda” çatısı altında toplanmalıdır.
Vatandaşın doğru sigortaya ulaşması, banka ekranlarındaki “tık”lara değil; işinin ehli, yasal sorumluluğu bilen ve bir meslek odası tarafından temsil edilen acentelere emanet edilmelidir. Unutulmamalıdır ki; sigorta hasar anında satın alınamaz, o an geldiğinde ise sizi sadece doğru acente ve doğru poliçe kurtarır.
Türkiye’de Insurtech yatırımları henüz emekleme aşamasındayken ve yasal/altyapısal süreçler tam otomasyona izin vermezken, “acenteleri aradan çıkarma” hayalleri kurmak sektöre zarar vermekten öteye gitmez. Teknoloji bir araçtır, ancak sigortacılığın ruhu insandır. Bu ruhu yaşatan acentelerin, hak ettikleri saygınlığı ve gücü kazanmaları için bir an önce kendi odaları altında birleşmeleri, Türk sigorta sektörünün geleceği için atılacak en sağlam adım olacaktır.
